Görüntülenme Sayısı: 1
O günlere dair hatırladıklarım, tıpkı o günler gibi karanlık. Sisli havalardaki gibi, görüntüler net değil; çünkü küçüktüm, hem de çok küçük.
Genç Cumhuriyetimizin yirmili yılları… belki o yıllardan aklımda kalanlar, sonraları gördüğüm İkinci Dünya Savaşı filmleri ve dizileriyle biraz daha netlik kazanmış, daha doğrusu, neyin ne için yapıldığına karar veremediğim çocukluk günlerimdeki uygulamalar, anlama kavuşmuş olabilir.
Mesela bir akşam, Hakim Muazzez Abla’ya akşam oturmasına gittiğimizi hatırlıyorum. İstanbul, karanlıklar içinde. Geceleri sokak lambaları yanmıyor. Evlerin pencerelerinde, dışarıya ışık sızmasını önlemek için ayrıca kalın siyah perdeler var. Sokağa çıkarsanız yanınıza alacağınız fenerin ışığını da maskelemeniz gerekiyor. Peki bütün bunlar ne için yapılıyor? İstanbul’u bir hava hücumunda gözlerden saklamak için… Bombalamak için gelecek uçaklar şehri göremesinler diye… Gündüz gözüyle gelseler olmaz mı? O zaman da gelecek uçaklar, uçaksavarlara hedef olurlar tabii…
Bambaşka bir dönemden söz ediyoruz, günümüz koşullarını düşünmeyelim. Karşılıklı savunma ve saldırı roketleri, füzeleri ya da her neyse, benim bilmediğim ve bilmek istemediğim düzenekler henüz icat edilmemiş…
Aslında Hakim Muazzez Ablaların evi bizimkine yakın ama yine de gidiş için babam tüm tedbirleri alıyor, elde fener yola çıkıyoruz. Muazzez Hanım, annemin çocukluk arkadaşı, dolayısıyla benim için hiç yabancı olan biri değil, bir araya geldiğimizde, kucağından inmiyorum, tepesine çıkıyorum. Ama bütün çevrede oturanlar için öyle değil tabii. O, genç Cumhuriyet’in, kurulduğunda okuma yazma bilenlerin oranının yüzde altı olduğu bir ülkenin, okumuş, hakim olmuş, genç bir kızı! Ona saygı duyulmayacak da kime saygı duyulacak? İşte bunun için, etrafta yalnızca adıyla değil, mesleğiyle de anılıyor. Elbette ben bunun bilincinde değilim.
Savaş nedeniyle perdelerimizi kapatıp evlerimize çekildiğimiz gibi, ülke olarak da kendi kabuğumuza kapanmış durumdaydık. Savaşa girmemek akıllılığını gösterdiğimiz için diğer dünya ülkelerine göre daha iyiydik ama yine de sınırlara kadar gelen çatışmalar nedeniyle serhat şehirlerinin halkının bir kısmı doğuya, daha güvenli olduğunu düşündükleri yerlere gidiyorlardı. Büyükler belki endişeliydiler ama bunu hissettirmemek için çaba sarf ediyorlardı. Babam, bazen, bizi yani beni ve süt kardeşimi mutlu etmek için, evde banyonun kapısına kurduğu karagöz perdesinde karagöz oynatıyordu. Deve derisinden yapılmış karagöz takımları ortaya çıktı mı değmeyin keyfimize! Oturduğumuz binanın kocaman kocaman amcaları, teyzeleri de ciddiyet ve ağırbaşlılık sembolü babamın oynattığı karagöze gelebilmek için can atarlardı. Hatırlıyorum da antrede sandalye koyacak yer kalmazdı.
“Hay Hak!” diye başladı mı, yüzlerde keyifli bir tebessüm belirirdi. Adı üstünde “hayal oyunu” ama geçici bir süre için olsa da insanları mutlu ederdi.
Tabii küçük bir kız çocuğu olarak annemle ilişkilerimiz daha naif daha duygusaldı. Zaten onun arkadaşı mıydım, yoksa kızı mı; zaman zaman bu durum karışırdı. Bana masallar anlatırdı. İlginç masallar… Bilirdi cadılardan, büyücülerden, kötü kraliçelerden, hain krallardan hiç hoşlanmadığımı, hala da hoşlanmam. Şimdi düşününce, belki de bana uygun masalları kendi uydururdu. Masallardan aklımda kalan bir yer yok, ne yazık ki! Tek hatırladığım kahramanlarının adları: “Şeriduru ve Şobaşikaman!” Şu isimlerin tatlılığına bakar mısınız! Peki onlar kimlerdi? Erkek mi, kadın mı, prens yoksa prenses mi, doktor mu, avukat mı, bakkal yahut manav mı? Geriye bana adlarından başka bir şey bırakmadan anılar alemimden geçip gitmişler. İşte ben bugün onları arıyorum. Hem kendi adıma, hem de her gün telefonda, bana “çok sıkılıyorum” diyen arkadaşlarım adına. Biliyorum ben çocuktum, “Şeriduru ve Şobaşikaman” büyüktüler. Bugün ben artık çok yaşlandığıma göre… Gerisini siz söylemeden aklınızdan geçenleri tahmin edebiliyorum. Ama yanılıyorsunuz, masal kahramanları ölmezler ki! Eminim bir yerlerdedirler şimdi. Bulmalıyım. İlan mı versem, muhtarlıklara mı sorsam. SGK’lı veya Emekli Sandığı mensubu muydular, yoksa EYT’ li olabilirler mi? Yok canım, daha neler! O zamanlar EYT mi vardı ki?
Geçenlerde bir genç kızı elektrik direğine kaybolan değerli bir şeyinin kayıp duyurusunu asarken gördüm. Bu yolu da düşünebilirim.
Geriye kalan, aklıma gelen çare hiç hoşuma gitmiyor. “Şeriduru ve Şobaşikaman”ın masalını yeniden yazmak… buna yanaşmam çünkü bu ruh haliyle yazacağım masallar, ne bana, ne de başkalarına ferahlık verirler. Bunun için gereken duygusal donanıma ne yazık ki bugünlerde sahip değilim. O halde yazdıklarımı, hep birlikte kendimizi masallara gerek duymadan ferah hissedebileceğimiz günlere kavuşmak dileğiyle diye bitirip noktayı koyayım. Olur a, belki yazdıklarımı okuyan herkes bu dileğime katılır da içimizden gelen sesler birleşir, güçlenir, bir olumlu atmosfer oluşturur, hepimiz mutlu oluruz.
Ayla Özberk
Sayın Ayla Özberk Hanımefendi’nin zihnine ve ellerine sağlık dileğimi içtenlikle arz eder, her zamanki nefis Türkçesiyle yazdıklarını okurken beni de çocukluğumun güzel anılarına götürdüğü için hem kendisine hem de yazıyı sitesinde yayımlayan yetkiliye ayrıca teşekkür ederim.
Altıncı sınıftayken “İş Bilgisi” diye bir dersimiz vardı. O dersi veren öğretmenimiz deve derisinden değil ama kartondan yaparak boyadığımız Karagöz Oyunu karakterlerini kısa bir senaryoyla da canlandırmamızı isterdi ve tüm öğrencilerin çalışmaları sınıfta büyük bir ciddiyetle incelenip tartışılarak değerlendirilirdi. Yıllar sonra düşünüyorum da dünyada belki bilimin optik uygulaması olarak sosyal konulara değinme açısından en düşündürücü ve mizah açısından eğitici gölge oyununun Türk milli tiyatro kültüründen çıkmış olması aslında başlıbaşına bir güzelliğimizmiş.
Hiç ölmeyecek klasik değerlerin, daha da küçüklüğümde yemek yerken bile büyük bir heyecanla okuduğum masallarla aklımıza, vicdanımıza nasıl yerleştiğine şaşıyorum ve dolayısıyla Ayla Özberk Hanımefendi’nin bu türde de eserler vermesi gerektiğine bütün kalbimle inandığımı söylemek zorundayım.
Ah güzel ve naif kadın… Nasıl da incecik çizgilerle dimağımızın kıvrımlarındaki çocukluk kırıntılarının ellerinden tutuyor, bizleri zamanda gezintiyle mutlu ediyor.
Yüreğinize sağlık, kelimelerinize bereket…. Yeni kitaplar bekliyor, o güzel sanatçı ruhunuzdan öpüyorum…
Ayla ablacığım yine akıcı bir dille yazmışsınız. Yüreginize, gözünüze, elinize sağlık. Yazınızı okurken çocukluk yıllarıma gittim. Annemlerle Selimiye‘den hep beraber Gülhane parkına gider Karagöz Hacivat’ı izlerdik. O kadar etkilenmişim ki öğretmenlik yıllarımda da öğrencilere özel kıyafetlerini giydirerek bayramlarda Karagözle Hacivat’ı oynatmışımdır. Evin en küçük altıncı çocuğu olduğum için çok güzel anılarım oldu.
Yazdıklarınız için tekrar teşekkür ediyor, yeni yazılarınızı heyecanla bekliyorum.
Ayla hanım,
Geçtiğimiz hafta ilk kez denk geldim bu siteye ve yazılarınıza. O zamandır, yazılarınızı okumaktayım. Kaleminize sağlık. Yazılarınızı keyifle okuyorum. Kitabı, edebiyatı, hiç tanış olmadığımız o eski istanbul’u bilmek isteyenlere sizi anlatır buluyorum. Kitaplarınızın da olduğunu öğrendim. Çok mutlu oldum. En kısa sürede kitaplarınızı da okuyacağım. Bursa’dan selamlar.