Görüntülenme Sayısı: 0
Birlikte yapacağımız ikinci yolculuk, bize daha yakın bir coğrafyaya… Bu kez, gitmiş olanların anılarını ve gitmeyenlerin hayallerini aynı ışıltıyla süsleyen bir kente, “Adriyatik’in Kraliçesi” Venedik’e doğru yola çıkıyoruz. Ve ben bu kez arkanıza yaslanıp gözlerinizi kapadığınızda, kendinizi Karnaval zamanı, sisler içindeki bir gecede San Marco Meydanından, türlü heyecanlar vaat eden bir ara sokağa telaşla saparken hayal etmenizi istiyorum; yüreğinizde ürkek bir kıpırtı ve kulaklarınızda kentin bitip tükenmek bilmeyen eşsiz müziğiyle…
Bu hayalleri çoğaltmak elbette mümkün çünkü kentin daha nicelerine ilham verecek kadar renkli ve bereketli bir büyüsü olduğu kesin. Venedik, şüphesiz pek çok farklı özelliği ile herkese başka bir anlam ifade eden kentlerden. Biraz fantastik, fazlasıyla romantik; hem her tür maceraya çok gebe hem de sanki sadece bir tiyatro oyununun hiç değişmeyen dekoru gibi… Aklınızı her şeyden önce malum coğrafi özelliği yani kanallar üzerine kurulmuş ve yavaş yavaş suya batmakta olan bir kent oluşu yüzünden çeliyor olsa da sanat ile dolup taşan ruhundan zarif silüetine, yüzyıllardır sürüp giden geleneklerinden insanı bulunduğu zamanın çok gerisine ışınlayabilen tarih zenginliğine dek daha pek çok özelliğiyle içinize işliyor. Ama ben derim ki biz gelin bu tekil hayalleri çoğaltmak yerine, aslında kimse farkında olmadan onların tümünü birden besleyip yaşatan öğelerden bence en önemlisine, kentin damarlarına sızmış olan müziğe çevirelim ilgimizi. Ve bunun için de Venedik’in en görkemli müzik mekanına, Teatro La Fenice opera binasına doğru birlikte yürüyelim. Zira her ne kadar kent adeta bir açık hava müzesi gibi baktığınız her yönde karşınıza başka birçok cazip mekan çıkarıyor olsa da La Fenice bence bu mekanların açık ara en ilgincidir.
La Fenice’nin öyküsü, adeta bir kahramanın öyküsü; başına gelmedik şey olmadığı halde dimdik ayakta kalmayı başarmış bir kahraman… İki yüz elli yılı aşkın yaşamı boyunca iki çok büyük yangın ve birçok da başka aksilik yüzünden yerle bir olup her seferinde yeniden pırıltılı ihtişamına geri dönmüş ve ilk açıldığı günden itibaren sadece İtalya’nın değil, tüm Avrupa’nın en önemli opera binalarından birisi olmayı sürdürmüş. Yapılmasından önceki yıllarda, Venedik’te çok zengin bir eğlence hayatı ve Avrupa’nın diğer kentlerine oranla çok daha “özgür” bir “sosyalleşme” imkanı olduğundan, kentin ziyaretçiler ve eğlence-severlerle dolup taştığını ve bu nedenle içinde, birçok kafe, restoran, bar ve benzeri mekana ilaveten, bir kısmı opera sahnesi olmak üzere hatırı sayılır miktarda da tiyatro binası barındırdığını biliyoruz. Bunların çoğu da Venedik’in artık gücünü yitirmiş olan geleneksel denizaşırı ticaretinin yerini alabilecek yeni bir gelir kaynağı aramakta olan zengin ailelere aitmiş. Aranan bu kaynak bir tiyatro binası işletmekte bulununca, Venedik o dönem aynı zamanda Avrupa’da operanın saray desteğiyle değil, sıradan halk patronajında sahnelendiği ilk ve tek yer haline de gelmiş. Sonrasında ise, o opera binalarından geriye sadece La Fenice kalmış… Yani aslında sadece bir opera binasından değil aynı zamanda da kent tarihinin görkemli bir tanığından da söz ediyoruz.
1700’lerin sonuna rastlayan dönemde Venedik’te var olan tiyatro/opera binalarından en görkemlisi bugün Rossini Sineması’nın yer aldığı alandaki San Benedetto tiyatrosu imiş. San Benedetto 1771 yılında bir yangınla tamamen yok olunca yerine yeni bir tiyatro binası yapılmış. Böylece de La Fenice’nin yangınlarla olan ilginç kader bağlantısı daha kendisi var olmadan ortaya çıkmış. (Burada bir parantez açıp belirtmekte yarar var: Aslında o dönemde böyle tiyatro salonlarını tamamen yok eden bir yangının gerçekleşmesine hiç şaşmamak gerek. Bu oldukça çok rastlanan bir olay; tiyatrolar sık sık yangın yüzünden yok oluyorlar. Çünkü zaman elektrikle aydınlatma diye bir olanağın söz konusu bile olmadığı bir zaman. Sahne, önüne dizilen ve üzerlerine tutulan kapaklı aynalardan ışıklarını istenen yöne aksettiren mumlarla ile aydınlatılıyor. Sahnenin karaması gerekince de üzerlerine kapakları kapatılıyor. Bu işi ve akan mumların temizlenip eriyenlerinin yenilenmesini genç erkek çocukları yapıyor. Dekorlar ise tahtalardan, branda türü kumaşlardan ya da hatta kağıttan mamül. Dolayısıyla, mumlardan sıçrayacak herhangi bir kıvılcım veya kazara dekorun bir ucunu yalayan herhangi bir alev, binanın çok hızla yanmasına sebep olabiliyor.)
La Felice’nin öyküsüne dönecek olursak, San Benedetto’nun yenilenmesi biter bitmez, yangın öncesinde sahibi olan kurum ile binanın arsasına sahip olan aile arasında bir anlaşmazlık doğmuş. Kent meclisi, bu çekişmede hakem olarak oyunu aileden yana kullanınca da maddi olanakları fazlasıyla mevcut olan işletmeci kurum başka bir yerde çok daha büyük ve görkemli bir opera binası inşa ederek intikam almaya karar vermiş. Böylece, bugünkü La Fenice Opera Binası doğmuş ……..diyeceğim ama bu hem doğru hem yalan olacak zira La Fenice 1792’de sahnesini açtıktan sonra, San Benedetto’yu tahrip eden yangından çok daha büyük iki yangınla, önce 1836’da, ardından da 1996’da, iki kez daha hemen hemen tamamen yok olup yeniden inşa edilerek ancak bugünkü haline gelmiş. Tıpkı bir Anka kuşu gibi… Ama isterseniz, gelin öyküyü baştan izlemeye devam edelim.
Ellerinden alınan opera binasına inat olarak yaratılacak olan La Fenice’nin inşası için gerekli tasarımı saptamak üzere kurum bir yarışma açmış ve otuz civarı aday arasından Gianantonio Salva adlı bir mimarın önerdiği neoklasik stildeki plan seçilmiş. (Aslında laf aramızda, birincilik ödülü Salva’ya değil, Pietro Bianchi isimli bir başka mimarın projesine verilmiş ama herhalde bu plan Venedik’in topoğrafyasında uygulanma açısından çok kolay olmamalı ki bina Salva’nın planı ile inşa edilmiş.) Bu ilk La Fenice, o güne dek opera salonlarında hep tercih edilmiş olan at nalı şeklinde bir salon ve yüz yetmiş adet birörnek locadan oluşuyormuş. Bina nihayet bittiğinde ona, sahibi olan kurum ona “La Fenice” ismini vermiş. Binaya adını veren bu İtalyanca kelimenin anlamı “Anka kuşu” (feonix) yani “kendi kendini yakıp tükettikten sonra her seferinde küllerinden yeniden doğan mitolojik kuş”. Gerçi binayı yaptıran kurum ona bu ismi, uğradıkları haksızlıktan sonra iş hayatlarında nasıl “yeniden doğmayı” başardıklarını anlatmak için vermiş ama Fenice’nin sonradan başına gelenler insanlara bu ismin sanki onun geleceğiyle ilgili bir kehanete işaret etmek için seçilmiş gibi olduğunu düşündürtmüş. Çünkü kadere bakın ki La Fenice’nin yaşam öyküsü, yukarıda da değindiğim gibi, Anka kuşunun maceralarına benzer bir çizgi izlemiş ve bina, tıpkı ismini taşıdığı Anka Kuşu gibi iki kez daha yanarak sonunda küllerinden yeniden doğmuş.
1792 yılında açılışı yapılan La Fenice’de o ilk gece, döneminde İtalya’nın en popüler opera bestecilerinden birisi olan Giovanni Paisiello’nun “I Giouchi d’Agrigento” adlı operası sahnelenmiş. Böylece başlayan gösteriler, aralarında Rossini (Tancredi, Semiramide) ve Bellini’nin (I Capuleti e i Montecchi, Beatrice di Tenda) Fenice için bestelediği eserlerin prömiyerleri de bulunan zengin bir programla, 1836’da bina bir gece ansızın tekrar tutuşarak çıkan yangında neredeyse tamamen yok oluncaya dek, büyük bir başarıyla devam etmiş.
Ama gelin görün ki 1836’da binaya önemli bir yenilik olarak büyük bir güvenle yerleştirilen Avusturya yapımı “modern” ısıtıcılar arıza yapınca, Fenice’nin makus kaderinde yazanlar tecelli etmiş ve bina, tıpkı San Benedetto gibi, hemen hemen tamamen yanarak kül olmuş! Programlar bu kadar başarıyla gerçekleştirilip işler böyle yolunda giderken yaşanan bu talihsizlik, opera yöneticilerini binayı hemen çok büyük bir hızla yenilemeye yöneltmiş. İnanılmaz bir tempoda çalışılarak, La Fenice Opera binası bir yıl içerisinde yeniden inşa edilmiş. Gerçi bu hızlı üretimden ötürü bazı noktalar çok kısa süre sonra yenilenme ve tamir gerektirmiş ama bu önemsiz bir detay olarak kalmış çünkü tabii ki asıl önemli olan, “Anka Kuşu”nun küllerinden yine yeniden dirilebilmiş olmasıymış.
La Fenice yeniden açılır açılmaz, renkli hayatına kaldığı yerden devam etmiş ve çok kısa süre içerisinde hem o sırada Avrupa’daki ünü fazlasıyla artmış olan Donizetti’yi, hem de ardından Venedik Karnavalı sırasında sahnelenmek için Ernani’yi besteleyen Verdi’yi sahnesinde konuk etmiş. Verdi ile bu şekilde başlayan ilişki, daha sonra büyük bestecinin La Fenice için dört opera daha bestelemesiyle sürmüş ve sırayla Attila, Rigoletto, La Traviata ve Simon Boccanegra’nın prömiyerleri burada yapılmış. Böylece La Fenice, dünyada La Scala’dan sonra sahnesinde en çok Verdi eserinin prömiyeri gerçekleşen ikinci opera binası olma unvanını da almış.
Felaketler hep yangın şeklinde olacak değil ya! Bu sefer de tüm Avrupa’nın kültür ve sanat yaşamına ağır bir darbe indiren I. Dünya Savaşı patlak vermiş ve La Fenice de birçok diğer sanat mekanı gibi, savaş süresince faaliyetlerini durdurarak kapılarını kapatmak zorunda kalmış. Ama dedik ya, sıradan bir binadan veya bildiğimiz gibi bir kurumdan bahsetmiyoruz; burada söz konusu olan bir Anka kuşu! Savaş biter bitmez, tüm hızıyla dönmüş eski temposuna ve hatta bir süre sonra, Venedik Bienali programının bir parçası olarak 1.Uluslararası Çağdaş Müzik Festivali’ni düzenlemeyi de marifetleri arasına katmış. Bu festival kapsamında dönemin, aralarında Stravinsky, Britten ve Prokofiev’in de bulunduğu, birçok sanatçısını eserlerini bu ünlü sahnede sahnelemek üzere davet etmiş. Böylece de The Rake’s Progress (“Hovarda’nın Sonu” – Stravisnky), The Turn of the Screw (“Kötülüğün Döngüsü” – Britten) ve The Fiery Angel (“Ateşli Melek” – Prokofiev) gibi eserlerin dünya opera repertuarına katılmasına yol açmış.
İnsanoğlu tuhaf… Dünya yine rahat durmamış ve araya II. Dünya Savaşı girmiş. Bu sefer La Fenice’nin sahnesi savaş boyunca açık kalmış. Hatta opera binası, o günlerde o sahnede yaşanan bir olayla da İtalya tarihinin müzik dışı bir boyutunda sarsılmaz bir yer almış. Avusturya’nın İtalya’yı işgali sırasında, La Fenice’nin sahnesinde yer alan bir La traviata gösterisinin sonunda seyirciler, salonda bulunan işgal askerlerine ve genelde Avusturyalıların ülkedeki varlığına tepki olarak, sahneye özgür İtalyan’ın bayrağını temsil eden kırmızı, beyaz ve yeşil çiçekler atıp “Viva Verdi!” diye bağırmaya başlamışlar. Görünürde La Traviata’nın ünlü bestecisine bir övgü olan bu slogan aslında “Vittorio Emanuele Re D’Italia” (İtalya’nın Kralı Viittorio Emanuel) ifadesindeki kelimelerin baş harflerinden oluşmuş bir kodlama imiş. Bu çok zeki protesto, karşı koyulabilecek bir yanı olmadığından başarıya ulaşarak tarihe geçmiş. La Fenice de II. Dünya Savaşı’nın sonrasında, Maria Callas, Renata Tebaldi, Franco Corelli, Alfredo Kraus, Joan Sutherland, Carlo Bergonzi, Leyla Gencer, Luciano Pavarotti, Mirella Freni gibi çok önemli sesleri ve Bernstein, Karajan, Abbado, Muti gibi ünlü maestroları sahnesinde ağırlayarak dünyanın en önde gelen opera sahnelerinden birisi olma özelliğini sürdürmüş.
Bu anlattıklarımdan sonra bu güzelim bina adına rahat bir nefes alır gibi oldunuz değil mi? Ama olmayın çünkü garibim La Fenice’nin azapları henüz bitmedi! Bu anlattıklarımdan epey sonra ve günümüze çok yakın bir tarihte, La Fenice bir kez daha ve üstelik bu sefer kundaklama sonucu yandı. 1996’da çıkan bu yangın tam üç gün sürdü ve opera binasından geride sadece akustik sistemi kaldı. Yangını çıkartanlar, bir süredir binada ufak bir tamirat işi yapan elektrik firmasının sahipleri iki kuzendi ve çıkarıldıkları mahkemede batmak üzere olan işlerinin stresi ile geciken alacakları yüzünden La Fenice Opera binasını yaktıklarını itiraf ettiler! Yedişer yıl hapse mahkum oldular; birisi cezasını çekti, diğeri kaçtı ve ancak yıllar sonra, kuzeni hapisten çıktığında, Meksika-Belize sınırında yakalanarak yaptığı işin cezasını ödedi.
La Fenice bir kez daha, bu sefer de 19. Yüzyıldaki modeline sadık kalınarak, yeniden inşa edildi ve son derece anlamlı bir seçimle, prömiyerini bir asrı aşkın süre önce o zamanki Felice’de yapmış olan Verdi’nin La Traviata operasının yeni bir yorumuyla 2003’de yeniden perdesini açtı. Bina bu kez “eskiden olduğu yerde, eskiden olduğu gibi” mottosuna sadık kalınarak renove edildiğinden bugünkü La Fenice son yangından önceki haline çok benzemekte. Ön yüzü, fuayesi, ana salonu, döneminin bir geleneği olan altın kaplama figürlerle süslü kraliyet locası ve balo salonuyla gerçek bir ihtişam sergiliyor. Bunlara ilaveten, birinde halka her zaman açık olan çok güzel bir bar, diğerinde de sahne arası fuaye görevi görmekten bazı farklı performanslara ve toplantılara ev sahipliği yapmaya kadar birçok çeşitli faaliyet için beş ayrı odası bulunan Sala Dante ve Sala Apolloniee salonları da ayrıca bahsetmeye değer önem taşıyorlar.
Tabii böyle durumlarda hep olduğu üzre, bu yeni haliyle opera binasını çok beğenenler olduğu gibi, teknik olarak eleştirip akustiğini yetersiz bulan kritikler de var. Hatta bazı görüşler daha da ileri gidiyor ve “Aslına sadık kalalım derken tarihi değerini öldürmüşler. Ortaya son derece rüküş, aşırı pırıltılı, görgüsüz bir yapı çıkmış. Keşke yepyeni, bambaşka, modern bir stilde yenilenseydi” diyor! Bana sorarsanız, böyle bir yapının içine adım atıp da tarihi içine çekmemek zaten mümkün değil; tamamıyla bir replika bile olsa! (“Replika” sözünü bilerek, eskisini tekil bir sanat eseri olarak kabul ettiğim için, kullandığımı da ayrıca belirtmek isterim.) Hem zaten, sahne arkasındaki kapının Venedik’te bir kanala açıldığını, rolü biten sanatçıların buradan gondola binerek binayı terk edebileceklerini ve onlar sessizce La Fenice’den uzaklaşırken, kulaklarınızda eşsiz bir müzikten kalanlarla ön kapıdan çıkınca kendinizi Venedik’te bulacağınızı bilmek böyle bir mekanı çok sevmeye yetmez mi?
Şimdi isterseniz, bir de size meraklısı için La Fenice’de geçen öyküler anlatan iki çok ünlü kitabı da hatırlatayım. Kitaplardan birincisi, Donna Leon’un “Death at La Fenice” (La Fenice’de Ölüm ki) kitabı. Detektif hikayelerine Venedik dekorunu tanışmasıyla ünlü olan yazarın meşhur komiseri Guido Brunetti’nin ilk öyküsü. Sahnede La Traviata sergilenirken gerçekleşen bir cinayeti anlatıyor ve Türkçeye “Operada Ölüm” adıyla çevrilmiş bulunuyor. İkincisi ise, John Berendt adlı, Amerikalı, Pulitzer adayı bir yazarın yazdığı “The City of Falling Angels” (“Düşen Melekler Şehri”). O da Venedik kentinin La Fenice’nin ikinci kez yanışından sonraki halini hikaye etmiş.
Evet, konu cazip… Bir kere, bulunduğumuz yer Venedik yani kendimizi bir gondoldan karaya ayak basar basmaz, kim bilir hangi beklenmedik heyecan uğruna aceleyle çıkarılıp oracığa atılmış bir Bauta maskesine ayağımız takılmış bulabileceğimiz o esrarengiz kent. Sonra, pek çok diğer sanatçının yanı sıra Albinioni ve Verdi’nin kentindeyiz ve sadece bu yüzden bile burada bulunduğumuz sürece beynimizde yankılanıp duran güzelim müzik hiç eksilmeyecek. Ve üstelik bu kentte La Fenice var… Yani bir operasevere sunduğu müzik ziyafeti kadar öyküsüyle de insanı büyüleyen yapı… Kendi kaderini kendi ismiyle belirlemiş “Anka kuşu”… Bu yüzden sohbet çok uzayabilir. Biz isterseniz söze yine bir nokta koyalım ve bir sonraki yazıda, gözlerimizi hep birlikte başka bir hayali görmek için kapatıncaya dek, hepimiz kendi Vendik’imizin içinde kendi keyfimizle dolaşmak, gönlümüze en yakın müziği dinlemeyi sürdürmek üzere vedalaşalım. Bir sonraki seyahatimize kadar, size yine müzik dolu günler diliyorum.
Güzin Yalın
Bu yazı daha önce Konser Arkası dergisinde yayınlanan aynı isimli yazının bir bölümüdür.
I Giouchi d’Agrigento (Sifonia)- Giovanni Paisiello- Orchestra Internazionale d’Italia
I Giouchi d’Agrigento (Della Zefiria Locri)- Giovanni Paisiello- Slovak Chamber Choir
I Giouchi d’Agrigento (Corri, Alceo, corri al mio seno)- Giovanni Paisiello- Solist Marcello
Nardis
I Giouchi d’Agrigento (Di Sicillia or Suoni Altera)- Giovanni Paisiello- Slovak Chamber
Choir