BALIK

BY , 17 Mart 2021

Görüntülenme Sayısı: 0

Av yasakları bitip de balık mevsimi başlayınca yani sofralarda ve balıkçı tezgahlarında türlü çeşit balık bollaşınca benim de aklıma çocukluğumda küçücük kovamla tutmaya çalışıp sonrasında geriye, denize kavuşturduğum gümüş balıkları gelir. Bu masum kurtarma eyleminin çağırışımı, bu işi başarınca kendimi nasıl iyi hissettiğimi ansıtır hep.

Yetişkin olana kadar yemeyi böylece reddettiğim, biraz da kokusundan uzak durmaya çalıştığım balıklar benim için akvaryumda çok kıymetlidirler. Her ne kadar artık mutfağımızdaki balıkların lezzetlerini vazgeçilmez buluyor olsam da hala bir akvaryumda yüzen renkli renkli süs balıklarını izlemeye doyamam doğrusu. Her biri beni alıp ayrı bir denizin derinliklerine götürür sanki…

 

Tüm bu özellikleriyle hayatımızda kapladıkları önemli yere rağmen balıklarla iletişim kurmak zordur. Sanki hep yemelik ya da seyirlik hayvanlardır. Bizimle bir ilişki kurmaları söz konusu değildir. Doğal olarak, suda yaşamaları nedeni ile tüylü kara hayvanlarından farklıdırlar. Vücut yapıları da, beslenmeleri de, hareket yetenekleri de daha değişiktir. Bu nedenle, derilerinin kaygan olması da ayrı bir semboldür. On altı yaşında, öyküler yazan, erkek bir ergen bu sembolün çağrıştırdıklarını kendi içinde bulunduğu sıkıntılı ve yorucu ruh haliyle bağdaştırmış ve bu duygusunu “Yaşamın elimden bir balık gibi kayıp gittiğini hissediyorum” yorumu ile yansıtmıştı.

Aslında belki de balıklar bizimle gerçek iletişimlerini, güzel sanatlarda sembol olarak kullanıldıkları eserler aracılığıyla kurarlar… Filmlerde Jaws gibi korku salarlar ya da Nemo gibi hüzünlendirirler. Kitaplarda ise Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı gibi umutlandırırlar veya Herman Melville’in Moby Dick’i gibi heyecanlandırırlar.

Füsun Aygölü 

Yukarı