Görüntülenme Sayısı: 1
Bazı hikâyeler vardır; dünyanın neresinde anlatılırsa anlatılsın, bir şekilde içe dokunur. Uzak Doğu’nun sisli ormanlarından yükselen bir masal, İstanbul’un eski bir sinema salonunda, puslu bir ekranda seyredilirken de benzer bir hissiyata vesile olabilir. İşte Miyazaki’nin filmleri tam da böyledir. Dünyanın dört bir yanında, farklı dillerde ve farklı gözlerle deneyimlense de insanın içinde bir şeyleri yumuşatır, sarsar ve büyütür.
Hayao Miyazaki, Japonya’nın en tanınmış animatörlerinden, yönetmenlerinden ve senaristlerinden biridir. Özgün anlatım diliyle, doğa, insan ve içsel yolculuk temalarını naif, romantik ve derinlemesine işleyen eserleriyle, aynı zamanda kurucu üyelerinden olduğu Studio Ghibli’nin ve sanatsal anime dünyadaki baş temsilcisi konumundadır. Japon estetiğini, doğayla kurulan kadim bağları ve modern dünyanın karmaşası arasındaki zıtlığı, içsel huzur ve sıcaklıkla harmanlayarak anime evrensel bir dile dönüştürebilmiş yönetmendir.
Peki, Miyazaki neden bu kadar özel tutuluyor? Neden onun animasyon filmlerinde gördüğümüz sakin bir orman yolu, ıssız bir tren istasyonu ya da göğe yükselen bir hamam bizde derin duygusal etkilere sebep olabiliyor? Çünkü Miyazaki’nin sineması yalnızca bir görsel şölenden ibaret değil. O, masalsı anlatılarının içinde, çağımız insanının kaybetmekte olduğu bir şeyi arıyor aslında: Doğayla, ruhla, belki de zamanın kendisiyle kurulan o eski bağı.
Bana hep şu ilginç gelmiştir: Batı’daki bazı sinema otoriteleri, anime türündeki anlatılara genellikle mesafeli durmuş, çoğu zaman onları yalnızca çocuk filmleri olarak değerlendirmiş, bazen de yeterince “sanatsal” bulmamıştır. Acaba sanatın büyüklüğünü yalnızca Avrupa’daki büyük festivallerin ilgisiyle ya da genel olarak Batı’nın övgüsüyle mi ölçebiliriz? Sinema tarihi, belirli bir akademik kanona sığdırılabilecek kadar dar bir alan mı?
Her kültür, kendi ritmi ve değerleri içinde bir ‘üst sanat’ yaratır veya var olanı başka bir şekilde tanımlar. Buna zıt bir yaklaşım, bana kalırsa, sinema üzerine kuramsal tartışmaların iki farklı kutbunu yoklamak anlamına gelir. Ayrıştırıcı seyirci yaklaşımından sıyrılabildiğimiz vakit, bazı özel hikâyelerin, hangi coğrafyada dile getirilirse getirilsin, bir şekilde evrensel hale gelme eğilimi gösterdiğini fark ederiz.
2003’te Sen to Chihiro no Kamikakushi’nin (Ruhların Kaçışı / Spirited Away) Akademi Ödülü alması, Ghibli filmlerinin Cannes Film Festivali’nde onurlandırılması ve hatta Batı’daki büyük sinema okullarında ders olarak işlenmesi, Miyazaki’nin sanatının ve aslında geniş anlamda animasyonun artık yalnızca “Japonya”ya yahut “Asya” eksenine ait bir kategori içinde değerlendirilmediğini gösteriyor. Ama bu filmler yalnızca birer ödül hikâyesi de değildir. İnsanın kendisiyle, doğayla ve hayal gücüyle kurduğu o kutsal bağın unutulmaya yüz tuttuğu bu çağda, bana kalırsa bir “hatırlatıcı” görevi üstleniyor. Şahsen, Miyazaki’nin filmleri ve Studio Ghibli’nin o eşsiz, masum ruhu; modern dünyanın ekonomik karmaşası, teknolojik dönüşümü ve sosyal adaletsizlikleri arasında kaybolan içsel benliğimi yeniden keşfetme serüvenimde de bana yardımcı oldu. O nedenle, evet, yıllar evvel belki de bu filmlerle ilk karşılaştığımda, sanki çocukluğumun unutulmuş masallarına kısa bir yolculuk yapmıştım. Bu yolculuklar da pek tabii hoşuma gitmişti. Ancak öyle görünüyor ki, o dönemde görsel maceranın ötesindeki derin anlamı tam da kavrayamamışım.
Çocukken Tonari no Totoro’yu (Komşum Totoro / My Neighbor Totoro) izlediğimde, Totoro’nun sessiz ormanı bana güven ve huzur vermiş, kendimi adeta büyülü bir dünyanın içindeymişim gibi hissetmemi sağlamıştı. Fakat yıllar içinde edindiğim birikim ve gelişen ruhani derinliğimle, Miyazaki’nin filmlerini son zamanlarda yeniden ziyaret ettiğimde, pek çok sahnede ve hikâyede bambaşka anlamlar keşfedebildiğimi fark ettim.
Mononoke Hime (Prenses Mononoke / Princess Mononoke), sanayileşmenin ve teknolojinin getirdiği yıkımın doğayla kurduğumuz kadim bağı nasıl etkilediğini gözler önüne sererken; Sen to Chihiro no Kamikakushi (Ruhların Kaçışı / Spirited Away), modern dünyanın soğuk yüzü arasında kaybolan umudu ve yeniden doğuşu simgeliyor. Neredeyse her sahnenin ve her detayın kendine özgü bir sembolizm barındırdığını ya da bazen yalnızca saf ve katıksız bir hissiyat uyandırmayı hedeflediğini gözlemliyorum.
İşte bu yüzden, Miyazaki (ve Ghibli) benim için yalnızca görsel bir şölenden ibaret değil; aynı zamanda, modern yaşamın acımasız yüzüne karşı yumuşak bir isyanı, içsel dirilişi ve yeniden umut bulmayı temsil eden önemli bir ilham kaynağı haline geldi. Miyazaki’nin sineması, görsel estetiği ve duygusal yoğunluğu ustalıkla bir araya getirdiği için her çizgi ve renk bana günümüz dünyasının soğuk ve mekanik düzeninde kaybolan insani dokunuşu, bir başka deyişle içimde yeniden canlanabilecek o umut ışığını hatırlatıyor. Çünkü maalesef, nesil ve koşul fark etmeksizin, hepimize dokunacak denli büyük değişimlerin süratle seyrettiği; geçtiğimiz yüzyılın o romantik, umut odaklı benliğinin ve beklenti şemasının hızla elde tutulamaz biçimde yitirildiği; bambaşka bir sistemin ve düzenin kaçınılmaz bir parçası olma gerçeğiyle baş etmek zorunda kaldığımız bir dönemdeyiz. Yaşam ne kadar zorlayıcı olursa olsun, içsel gücün ve yeniden doğuşun bulunabileceği fikrini aşılamaya çalışmaları, bu yapıtları değerli kılıyor belki de.
Çoğu Miyazaki filminde şöyle bir alt tema yahut gizli gerçeklik de hâkim: Doğa, yalnızca bir arka plan değil; aksine, adeta yaşayan, nefes alan bir varlık. Buna ek olarak, Miyazaki’nin animasyon filmlerinde çizgi, geleneksel anime stilinden beslense de, arka plan resimleri ve doğa tasvirlerinde geleneksel Japon resim sanatının estetik anlayışından esinlenen bir etki de hissediliyor. Bu yaklaşım, filmlerde doğayı saf bir varlık, hatta tek bir karakter gibi konumlandıran bir anlatım biçimini mümkün kılıyor.
Aslında, Miyazaki’nin doğayı veya duyguyu temsil etme biçimi tam anlamıyla bir soyutlama değil, daha çok anlatısal ve duyusal bir stilizasyon olarak değerlendirilebilir. Yani, detaylı gerçekçi çizimlerden çok, duygusal etkiyi ön plana çıkaran bir biçim sadeleştirmesi ya da mistik bir atmosfer yaratmaya yönelik sanatsal bir tercih söz konusu. Doğayı yalnızca fiziksel bir çevre olarak değil, ruhsal ve anlatısal bir unsur olarak ele alan bu yaklaşım, Japon mitolojisi ve Shinto inancının izlerini taşıyan bir estetik anlayışla da bütünleşiyor. Böylece, modern zamanın düzeninde unutulmaya yüz tutan insani dokunuşu yeniden hissettirebiliyor. Miyazaki’nin evrensel dili, dünyanın dört bir yanındaki izleyicilere ulaşırken bana da kendi içsel dünyamın evrenselliğini sorgulattı ve ortak bir insanlık deneyimini yeniden yaşattı aslında. Örneğin, Kaze no Tani no Naushika (Rüzgârlı Vadi’nin Nausicaä’sı / Nausicaä of the Valley of the Wind), yalnızca çevresel felaketler karşısında insanın çaresizliğini yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda inancın, doğayla kurulmuş derin bağların ve insan ruhunun içsel gücünün de altını çizer. Nausicaä, yıkımın eşiğinde bile doğaya duyduğu sarsılmaz sevgi ve inanç sayesinde insan ruhunun yenilenebileceğini ve hayatın her durumda yeniden filizlenebileceğini bize gösterir. Bu film, inancın kutsal bir dengeyi ve yaşamın özündeki değişmez bağlılığı ifade ettiğini hatırlatır.
Benzer şekilde, Hauru no Ugoku Shiro’daki (Yürüyen Şato / Howl’s Moving Castle) zaman ve mekânın akışkanlığı, insanın geçiciliği kabul edip yeniden doğuşa inanmasını sembolize eder. Miyazaki’nin anlatıları, inancın yalnızca mistik ya da doktrinel bir deneyim olmadığını, aksine doğayla ve içsel benliğimizle kurduğumuz o derin, kutsal bağı yeniden hatırlayabilmenin bir yolu olduğunu anımsatır. Bu filmler, modern dünyanın yarattığı yabancılaşma ve umutsuzluk arasında, içsel dirilişin ve yeniden ümit etmenin olasılığını da daima var kılıyor.
Zaten, seyirci adeta meditatif bir ritüelin içine çekilmiş gibi hisseder ne zaman ki bir Miyazaki filmine denk gelse. Doğanın kendini ifade edişi ve yaşamın yeniden filizlenişiyle, sanki eski bir sohbetin ya da kozmik bir etkileşimin izlerini canlandırır Miyazaki filmleri. Bununla birlikte, Ghibli’nin bazı yapıtları, Shinto inancının ritüellerini ve Japon mitolojisinin kutsal dokusunu açıkça seyirciye aktarma çabasındadır. Örneğin, Mononoke Hime (Prenses Mononoke / Princess Mononoke), ormanın derinliklerinde yankılanan dualar ve doğanın kutsallığına yapılan adak ritüellerinin sembolizmiyle, insanın doğayla kurduğu kadim bağı gözler önüne serer. Bu filme ne zaman denk gelsem, sanki eski bir törene tanıklık ediyormuşçasına, ormandaki kutsal varlıkların bizlere fısıldadığı inancına kapılıp giderim. Aynı şekilde, Kaze no Tani no Naushika’da (Rüzgârlı Vadi’nin Nausicaä’sı / Nausicaä of the Valley of the Wind) doğanın yıkıcı ve onarıcı gücünü kutsal bir döngü olarak görebilmem, içsel ritüellerimle, meditasyon anlarımda doğaya duyduğum minnet ve saygıyı yeniden keşfetmeme yardımcı oluyor.
Özetle, Miyazaki’nin eserleri yalnızca görsel bir ziyafet sunmakla kalmıyor. Aynı zamanda, her sahnesinde izleyiciye ritüelvari bir inanç ve kutsallık hissi aşılayarak, modern dünyanın karmaşası içinde kaybolan o unutulmuş değeri yeniden hatırlamamıza yardımcı oluyor. Günümüz modern dünyasının getirdiği tüm zorluklara rağmen, Miyazaki’nin anlatıları evrensel bir içsel diriliş çağrısı yapar nitelikte.
Bu yazımda, Miyazaki’nin sinemasındaki belirli temaları ele alsam da, tüm filmlerini tek bir çerçeveye oturtmak ya da anlatılarının tamamını tek bir seferde kapsamak mümkün değil. Ayrıca, her filminde öne çıkan temaların birebir aynı çizgide ilerlediğini söylemek de doğru olmaz. Ancak tüm filmlerinde mevcut olan asıl değer belki de budur: İzleyiciyi kendi içsel dünyasında bir yolculuğa çıkarması, sezgileriyle bağlantı kurmasını sağlaması ve anlamın bizzat deneyimlenmesini teşvik etmesi. Bu yüzden, her bir filmi yalnızca izlemek değil, hissetmek ve kendi dünyanızda yankılanmasına izin vermek gerekir. Çünkü bu filmler, yalnızca anlatılan hikâyeler değil; izleyenin ruhuyla tamamlanan, kişisel yolculuklara dönüşen deneyimlerdir. Her ne kadar ekonomik çalkantılar, savaşlar, pandemiler, iklim değişikliğiyle artan doğal afetler, dur durak bilmeyen teknolojik gelişmeler ve beraberinde gelen etik ve adalet sorumlulukları modern yaşamı tehdit etse de, bu filmler bize şunu hatırlatmalı: İnsan ruhu, en derininde kaybettiği o eski, doğayla, sevgiyle ve birlikte var olmanın getirdiği sıcaklıkla yeniden canlanabilir.
Evet, gelinen noktada umudu var ettirmek kolay değil. Ancak Miyazaki’nin sinemasında, tüm bu karanlık tabloya rağmen, her şeyin bir döngü içinde yeniden doğabileceğine dair umutlu bir mesaj yatıyor. Doğa, tıpkı insan ruhu gibi, zarar alsa da kendini onarma gücüne sahiptir. İnsan ruhu, en derininde kaybettiği o eski değerleri yeniden canlandırabilir. Modern dünyanın belirsizlikleri ve acımasız gerçeklikleri arasında, umudun ve yeniden doğuşun izleri her zaman varlığını sürdürür; çünkü her son, aslında yeni bir başlangıcın habercisidir.
Deniz Aygölü