Şifacılar, Şamanlar, Büyücüler ve Işık Üzerine 1

BY , 22 Şubat 2025

Görüntülenme Sayısı: 1

Sanırım size daha önce denizde vaftiz edildiğimden söz etmedim.

Gerçi herhangi bir dinin usulünce vaftiz edilmedim ben. Güneş Girit denizinden mor huzmelerle yükselirken, Alman hocam beni bir “Reiki şifacısı” olarak vaftiz etti.

İnsanoğlunun yarattığı tüm dinler (yüzlercesinin hemen hepsi) ruhban hiyerarşisinin en üst mertebesinde şamanlar, büyücüler ve şifacılara da yer vermiştir. Bu şaman ve şifacılardan bir kısmı ise, bu yönde bir yetenekleri olmadığı halde, kendilerinden önce gelen seleflerinin çok başarılı uygulamalarını ve toplumun onlara duyduğu inancı miras almışlar ve edindikleri bu miras, onların da eli yüzü düzgün performanslar göstermeleri için yeterli olmuştur.

Şamanlar, büyücüler ve şifacılar tarih boyunca din adamlarının ve yöneticilerin yanındaki bu güçlü pozisyonlarını bizlerin yapamayacağı bazı şeyleri gerçekleştirerek pekiştirmişlerdir. Becerebildikleri bu “şeylerden” birisi de şifa vermek ve iyileştirmektir. Bu beceriye gerçekten sahip olan kimselerden bazılarıysa, kolayca gerçekleştirebildikleri bu “şeyler” mucizeler kadar inanılmaz boyutlarda olduğu için tarihe geçmişlerdir.

Şüphesiz tarihe geçen şifacıların, en azıdan Batı dünyasında, en ünlüsü İsa Peygamber’dir. Bundan başka, Tanrı Apollon’un oğlu Asklepios da Antik Yunan’da yaşamış bir yarı-tanrı şifacıdır ve onun da kendi zamanında aynı derecede ünlü olduğu bilinir. Asklepios’un soyundan gelen ve müridi olan Hipokrat ise modern tıbbın kurucusu olarak kabul edilir. Daha az bilinen bir diğer büyük şifacı da Atinalıları Kylon Lanetinin (Cylonian Curse)* sonuçlarından kurtaran Giritli Epimenides’tir.

Tarihin bu ünlü şifacıları arasına günümüzden Matthew Manning, Harry Edwards, Tom Pilgrim ve Daerick Lamakita gibi birkaç ünlü “ruhani şifacı”nın ismini de eklemek gerekir.

Aslında dünyanın farklı köşelerinde Şamanizm’e verilmiş olan isimler bütün bir sözlüğü dolduracak kadar çoktur! Bu gerçek hakkında bir fikir vermek için farklı uygarlıkların dillerinde var olan isimlerden ilk akla gelen bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

Eskimo dilinde Angakok, Nijerya Yoruba dilinde Babalawo, Kore’de Mudang, Hawai’de Kahuna, Yahudi inancında Baal Shem Tov, Peru’nun doğusunda Sheripiari ve And Dağları’nda P’aqo, Kırgız, Uygur ve Kazaklar’da Baksı, Çin’de Tang-ki, Güney Afrika’da Inyanga ve Zulu dilinde Sangoma, Japonya’da Miko, Ukrayna’da Znakharka ve Mol’Farka, Macaristan’da Taltos, Moğolistan’da Boo, Sibirya’da Udagan, Endonezya’da Dukun, Polonya dilinde Szeptuchy, Batı Afrika’nın farklı bölgelerinde Dagara ve Mambo, Kaliforniya’nın yerli kabilelerinde Eem-Karuk, İspanyolcada Alumbrada, Güney Doğu Avustralya yerlileri için Wulla-mullung…  Bu liste daha çok uzayabilir. İçindeki kelimelerin her biri Şamanizm ile ilintili bir kavramı ifade eder. Kimisi bir şamanı, kimisi büyücü mertebesinde bir ruhani şifacıyı anlatır; bazısı “kadın şaman” anlamına gelmektedir, bazısı da Şamanist bir kabilenin adıdır. Her biri ayrı bir uygarlıktan ve/veya farklı bir tarihi dönemdendir ama sonuçta hepsi aynı olguya olan inancın dünyanın dört bir köşesinde değişik zamanlarda yaşayan/yaşamış çok farklı pek çok insan için geçerli olduğunun kanıtıdır.

Kısacası, şifacılar tarih boyunca var olmuşlardır, bugün de vardırlar ve insanlık durdukça da var olmaya devam edeceklerdir.

Mesele bu kadar ciddi gözüktüğüne göre, şunu sorabiliriz: Bu konuda gerçekten üzerinde durmaya değen şeyler nelerdir?

Işık ve Karanlık

“Işık ve Karanlık” her dinin ve her felsefenin gözde ikizleridir. Işık ve Karanlık, bir an için bile sürseler, yeryüzündeki geçici varoluşumuzda deneyimleyebileceğimiz en önemli şeylerdir. Asırlar boyunca Işık ve Karanlığı anlatmak için pek bol miktarda mürekkep harcanmıştır.

Din adamlarının vaazlarındaki Işık ve Karanlığın bizim lise derslerinde öğrendiğimiz, fotonlar ve enerji alanlarına ait olan Işık ve Karanlık ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu “öteki Işık” ruhumuzu aydınlatabilirken, “öteki Karanlık” da bizim yaşantımıza ve etrafımızdaki insanların ruhlarına ızdırap getirebilir.

Işık ve Karanlık, tıpkı tüm zıtlar, örneğin Tanrı ve Şeytan, İyi ve Kötü, Güzel ve Çirkin, Büyüklük ve Küçüklük gibi her zaman ele eledirler.

Bana sorarsanız, sözünü ettiğim gerçek, insanların lineer düşünmesinden kaynaklanır. Kötülüğün içinde iyiliğin de var olduğunu veya Şeytanın da Tanrının bir parçası olduğunu anlamak kolayca mümkün olmadığı için bunları, karışımlarından hayattaki tatlı ekşi tonlarda farklı gerçeklerin ortaya çıktığı karşıt oluşumlar olarak görmek kolayımıza gelir.

Hıristiyan dini “kem göz” gerçeğini ve duanın gücünü kabul eder. Toplu halde hareket etmenin ne kadar önemli olduğunun farkındadır: “Tanrıyı kilisede kutsa”!  Ve bu konuda Hıristiyanlık tek başına değildir. Tüm dinlerin, kendi inananları için ayin, tören ve ilahilerin yer aldığı; dine kabul, hayata veda, buluğa erme ve evlenme seremonilerinin gerçekleştirildiği veya kutsandığı bir toplanma mekânları vardır.

Herhangi bir dine mensup olmayan çeşitli gruplar da aynı yöntemleri kullanırlar. Hatta bazı karanlık tarikatlar da (kara büyü, vudu, vs.) negatif enerji üretmek için benzer tören ve ayinler gerçekleştirirler.

Siz şimdi belki kendinize nasıl olup da benim gibi agnostik olduğunu belirten birisinin herhangi bir dini ritüel konusunda olası yeterlilik iddiasında bulunabildiğini soruyorsunuzdur.

Evet, ben hala bir agnostiğim.

Ama ben aynı zamanda da bir Reiki şifacısıyım.

Çok büyük marifetleri olan bir şifacı değil belki ama kendimi bir terapist olarak kabul etmeme yetecek kadar şifacıyım.

Ve Reiki tedavisinde “Işık” ile yani “iyi enerji” ile çalıştığımız için size bugün aslında “Işık” ile ilgili deneyimlerim hakkında yazmak istiyorum.

Ve tabii bir de bunun ne mene bir şey olduğuna dair bazı fikirleri paylaşmak…

Reiki

Dr.Mikao Usui adlı bir Budist keşiş Tokyo Üniversitesi’nde tarih dersi verdiği sırada şu soruyla karşılaştı: “Üstat, İsa nasıl bir yöntemle şifalandırıyordu?”

Keşiş bir tür meydan okuma olarak algıladığı bu soruyu ciddiye alarak üzerinde derin bir meditasyon gerçekleştirdi ve 1922 yılında soruyu soran öğrenciye cevabını iletti: “Bir insan bir hastaya, hiçbir fiziki teması olmadan, uzaktan elleriyle şifa verebilir.” O günden beri elleriyle şifa verme (yani Reiki I) giderek artan sayıda profesyonel (bundan kazanç sağlayan) ve benim gibi amatör şifacı tarafından uygulanmakta ve pek çok hastanede (özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde) iyileşme sürecine destek olmak üzere resmi olarak uygulanmakta.

Ama şifa verme teorisi Reiki I ile bitmedi. Bir adım sonraki soru şuydu: Acaba ellerimizi iletken olarak kullanmak yerine beynimizle istediğimiz yere enerji gönderebilir miyiz?

Bu sorunun cevabı, bir “iletken” kişinin şifalı enerjiyi uzaktaki bir alıcıya, onun onayı bulunması veya hatta haberi dahi olması gerekmeden, mantralar aracılığıyla uygulanan kendi-kendine-hipnoz tekniklerini kullanarak yöneltmeyi denemesi anlamına gelen Reiki II’yi doğurdu. (Reiki II uygulaması, Reiki gruplarında genellikle bir takım çalışması şeklinde gerçekleştirilir çünkü kollektif olarak hareket etmenin daha iyi sonuçlar verdiği bilinmektedir.)

Bu, alıcının çalışmaya katılımının talep etmemiş olabildiği düşünülünce, oldukça korkutucu bir şeydir.

Üstelik o enerji “iyi” olduğu gibi “kötü” de olabilir!

Bu alanda araştırmalar yürüterek güncellenmiş bulgularını paylaşan The Reiki International Training Center (Uluslararası Reiki Eğitim Merkezi), dünyada üç farklı seviyedeki Reiki eğitimlerinden en az bir tanesini almış olan insanların sayısını aşağı yukarı dört milyon olarak belirtmektedir. Günümüzde, sekiz yüzden fazla ABD hastanesinde ücretsiz olarak Reiki eğitimi sunulmaktadır çünkü Reiki terapisinin iyileşme sürecini  hızlandırdığı (bağışıklık sistemini güçlendirdiği) ve hastanın ağrısını hafiflettiği artık bilim çevrelerince de kabul edilmiş durumdadır. Reiki’nin bir diğer önemli uygulaması da “Işık”tan gelen tatlı sükuneti genellikle bir rahibin dualarına tercih eden terminal dönem hastalarına eşlik etmektir.

Ben Reiki ile yirmi beş yıl önce tanıştım. Girit’teki otelimde üst üste birkaç kere Ursula isimli Alman bir Hanım tarafından yönetilen bir Reiki grubunu ağırladım. İyi bir agnostik olarak, yaptıklarını veya söylediklerini en azından “naiflik” olarak nitelendirmekteydim. Bir akşam Ursula ile yemek yerken, söz dönüp dolaşıp Reiki’ye geldi. Bana ne yaptığını anlatmaya çalışıyordu ve o konuşurken tavanı seyrettiğimi fark edince bana meydan okuyarak beni bir dersine katılmaya davet etti. Aslında bu çok zekice yapılmış bir hamleydi çünkü benim meydan okumalara ilgisiz kalamayacağımı biliyordu. Böylece, ertesi gün ilk derse gittim. Ve o derse katılan tek kişi olduğumu gördüm. Niyetim, bu anlatılanlarda kayda değer hiçbir şey olmadığını ispat etmekti.

Gelin görün ki sonunda, Ursula benim cahil olduğumu ispat etti!  Daha ilk günden, bana hiçbir şey hissetmek zorunda olmadığımı söylediği halde, enerjinin ellerimden aktığını hissettim. Deneyimlerim tekrarlanıp zenginleştikçe, her geçen gün kendimi daha güçlü hissettim. Çok geçmeden, tedavimi alanlar sonuçlarını görmeye başladılar.

Felçli birini yürütmedim, bir kanser hastasını iyileştirmedim ama yine de bir şeyler yapabildim. Enerjinin işe yaradığını hissettim. Bunu hasta da hissetti.

Hissettiğim enerji o denli yoğun bir hale geldi ki adeta canımı acıtmaya başladı. Ben de hissettiğim bu acının şifa veren enerjinin gücü için bir ölçü olduğuna inandım ve sırf meraktan, onu kabullenip kullanmaya karar verdim; hem kendim hem de başkaları için. Kısacık Reiki kariyerimden hatırladığım en etkileyici şeyler enerji verdiğim insanların onları rahatsız eden semptomlardan kurtulduklarını söylemeleriydi. Sıklıkla, sorunlu olan ve hiçbir şekilde fiziki olarak değmediğim noktaların bazen can sıkıcı boyutta yanmaya, kaşınmaya hatta ağrımaya başladığı söylenirdi.

Her neyse… On beş saniyede şişmiş bir bileğin şişliğini indirdiğim ve kanser hastası bir arkadaşımı Reiki öğreterek hastalığı yüzünden bozulmuş olan psikolojisini olumlu etkileyecek biçimde rahatlattığım oldu.

Bunların hepsi, hasta ile yüz yüze olarak gerçekleştirilen tedavi seanslarıydı. Oysa, Reiki II’yi öğrendiğim zaman konuyla aynı derinlikte bir bağlantı kuramadım. Hiçbir şey hissedemedim. Bu sefer, şüpheci yanım baskın çıktığı için konuyu Reiki I kadar ciddiye alamadım.

Bu konudaki deneyimlerimi anlatmaya birkaç nokta daha ilave ederek son vereceğim: İlk olarak, UrsuIa bana tedavi amaçlı olarak müdahale etmemize izin verilen ve bunu yapmamızın yasak olduğu durumların birer listesini verdi. Örneğin, bir kırık kemik vakasına doktor gerekli tedaviyi uygulayıp kemiği yerine yerleştirmeden herhangi bir şekilde müdahale etmemiz yasaktı çünkü “enerji” kemiğin iyileşme hızını arttırdığı için, tedavinin yolunda gitmesi durumunda bu düzeltme gerçekleşmeden kemiğin hızla yanlış bir pozisyonda kaynaması olasılığı vardı. Aynı şekilde, şimdi hatırlayamadığım bir sebepten, kafatasının tepesine el sürmemiz de yasaktı.

İkinci nokta ise şifacının enerjiyle ilişkisi hakkında idi. Hocamın dediğine göre, birisine şifalı enerji aktarmak bunu yapan şifacı için de yararları olan bir eylemdi. Bunu şöyle izahat ediyordu: “Şifacı doğadan, alıcıya vermeden önce kendi bedeninden de şifalandırarak geçen bir enerji almaktadır.” Gerçekten de bir terapistin bir Reiki seansından sonra hissettikleri genel bir yorgunluğun yanında inanılmaz bir ferahlık ve huzurlu bir sakinliktir.

Son olarak da Ursula negatif bir enerjinin de var olduğunu belirtti ve “Ama” dedi, “Biz Reiki’de bunu kullanmayız. Hem zaten eğer kötü enerji yollarsan, bu mutlaka geri dönüp senin de canını yakar.”

Bugün artık çok nadir Reiki uyguluyorum. Ama bazen var olup olmadığını kontrol etmek istiyorum. Ve konsantre olduğum zaman hala ellerimin uyuştuğunu ve bazen de enerjinin yanma hatta acı verme noktasına ulaşıp bir kompresör gibi titrediğini hissedebiliyorum

Dolayısıyla, kendimi bir Reiki şifacısı olarak adlandıracak cesareti kendimde buluyorum.

 

* Kylon Laneti (Cylonian Curse)- MÖ 635-40 dolaylarında Atina kentinin yönetimini ele geçirmek için bir darbe planlayan Cylon başarısız olunca, Atinalı bazı nüfuzlu aileler Akropol’e sığınmış olan taraftarlarını kandırarak oradan çıkartıp katlederler. Buna Kızan Olimpos tanrıları (özellikle de kentin koruyucu tanrısı Athena) ceza olarak bunu yapan aileleri, yıllar boyunca tüm çocuklarını etkileyecek bir miazma yani hastalara neden olan çürümüş ve zehirli buharla dolu bir buhara ve bunun sebep olduğu hastalıklara mahkûm eder.

Andonis Panayotoupulos

 

 

Yukarı