Şifacılar, Şamanlar, Büyücüler ve Işık Üzerine 2

BY , 7 Mart 2025

Görüntülenme Sayısı: 2

“REİKİ” ŞİFALANMASI DİYE BİR ŞEY GERÇEKTEN VAR MI?

Bu noktada, artık kendimize, şifa veren enerji diye bir şeyin gerçekten var olup olmadığını sorma ve eğer varsa bu şifacı enerjinin (yani bir başka deyişle “Işık”ın) tam olarak ne olduğunu araştırma vaktidir diye düşünüyorum…

O zaman birinci sorumuz şu olmalı: Gerçekten şifa getiren, şifalandıran bir aksiyon mevcut mu yoksa meydana gelen iyileşme sadece bir teslimiyetin, hastanın kendisini bu inanca teslim etmesinin sonucu mu? Reiki terapisinin uygulanması aşamasında eğitmenler birçok farklı türde küçük hileler kullanırlar. Mantraların tekrarlanması, gözleriniz kapalıyken size fısıltıyla bir şeyler söylenmesi, birden ani bir ses çıkartılması gibi. Bütün bunlar, Reiki enerjisi almakta olan hastanın kendisini rahat bırakmasını ve size teslim olmasını sağlamak içindir. Ben ise, şahsen bir şifacı olarak bunların hiçbirisini yapmadan ve üstelik de benim kadar şüpheci bir kafaya sahip, septik bir insan için bu konunun sorgulanmasından doğan soruların yanıtı çok açık seçik veya kolay olmadığı halde Reiki şifalandırması uygulamış ve diğerleriyle aynı derecede başarıya ulaşmışımdır.

Sonunda da doğal olarak, başka kaynakları araştırmaya yöneldim. Sistematik olarak Reiki üzerine araştırmalar yürüten merkezlerden iki tanesi de Amerika’daki Yale ve UCLA üniversiteleriydi. Bu kurumlarda 2008-2009 yıllarında gerçekleştirilen araştırmaların en son veri analizlerine göre, Reikinin hem insanlarda hem de hayvanlarda pozitif biyolojik reaksiyonlar ürettiğine dair çok güçlü kanıtlar mevcuttu. Çok ciddi yöntemlerle sıkı biçimde kontrol edilmekte olan koşullar altında gerçekleştirilen bu deney ve çalışmaların bize verdiği bir sonuç şöyleydi: Reiki terapisi alanlar, değerlendirdikleri tecrübelerini en yüksek puanı 5 olan bir skalada “mükemmel” olarak tanımlıyorlardı.

Her iki laboratuvardaki deney fareleri de 2006 ve 2008 yılları boyunca Reiki terapisine tabi tutuldular ve bu deneylerin tümünün sonucunda hepsi stres, anksiyete ve depresyon düzeylerinde düşme ve düzelme gösterdiler. Öte yandan, gerçek Reiki terapisi yerine plasebo tedavisi uygulanan kontrol grubundakilerde anksiyete veya depresyon düzeyinde en ufak bir azalma görülmedi. 1993 ile 2006 yılları arasında insanlar üzerinde yapılan laboratuvar deneyleriyse, “yeterli”den “mükemmel”e kadar değişen ifadelerle tanımlanan sonuçlar gösterdi ki bu sonuç da ağrı ve acı kontrolünde Reiki terapisinin pozitif sonuçları olduğunun bir göstergesiydi. Tabii ki laboratuvara karşılık hastanede gerçekleştirilen deneylerde (klinik deneyler), beklendiği üzere metodoloji hakkında olumsuz yorumlar veya itirazlar da oldu ama bunlara rağmen insanlarla yapılan plasebo terapiler de aynen hayvanlardaki gibi ağrının ve acının kontrolünde başarısız oldular. Bu da tıpkı laboratuvar deneylerinde olduğu gibi, Reiki uygulanmasının ağrı tedavisinde gerçekten işe yaradığına dair çok olumlu bir göstergeydi.

Reiki tedavisinin sonucunu üzerinde çok büyük ölçüde olumlu etkisi olan üç parametre saptanmış bulunuyor:

  • Daha önceki deneyimler
  • Enerji alan kişinin terapinin yararına olan inancı
  • Grup terapi yani birden fazla terapistin grup halinde terapi uygulaması

Yukarıda yaptığımız genel değerlendirme dikkate alındığında, bu saptamaları çok normal bulmamız gerekir.

“Sizi inancınız kurtaracak” ve “Tanrıyı kilisede kutsayın” sözleri veya benzerleri dünyadaki dinlerinin hemen hepsinde değişik biçimlerde muhakkak duyulur.

Yaptığım bu araştırmadan çıkan sonuçlar arasındaki gezintim, beni gerçekten de Reiki terapisine dair, teslimiyet ve kendini teslim etme olgularının ötesinde de başka bir şeyler olduğuna ikna etti.

Bu durumda çabalarım da bu “başka bir şeyler”in ne olduğunu bulmaya yöneldi. Siz tabii ki benim bu konuda ulaşmış olduğum ve aşağıda aktaracağım sonuca da bununla ilgili yorumuma da katılmak zorunda değilsiniz.

ŞİFA VEREN ENERJİNİN İŞLEVİ NEDİR?

Reiki enerjisi neleri nasıl yapabilir? Stresi ve acıyı azalttığı ve iyileşmeyi hızlandırdığı tespit edilmiştir. Bu yüzden de “çevresinde gerçekleşen olumsuzluklar karşısında hücrenin kendi dengelerini koruma çabası” anlamına gelen homeostaz fonksiyonuyla doğrudan ilişkili olduğu kabul edilir.

Homeostaz, tanımı gereği, bir organizmanın beyin tarafından otomatik olarak kontrol edilen ve bireyin bilinci dışında gerçekleşen fonksiyonlarını oluşturur. Örneğin, nefes almak, üşüttüğümüzde iyileşmek, yaralı bir yerimizin iyileşmesi, vücudumuzun havanın ısısına gösterdiği reaksiyon, araba kullanırken veya stresli anlarımızda oluşan reflekslerimiz hep birer homeostaz örneğidir.

Bunların hepsi kendiliğinden, bizim “arkamızdan” yani haberimiz olmadan gerçekleşir. Çünkü bedenimizde gerçekleşen bu eylemle yani homeostaz fonksiyonumuzla bilinçli bir iletişim kurmamızın mümkün olduğuna inanmakla birlikte bunun nasıl yapılacağını bilmeyiz. Örneğin, iyileşmeyi gerçekten çok isteyen birinin daha çabuk iyileşmesi, kötü bir şey yaşayan birinin hemen sonra yeniden umut duyabilmesi veya bir insanın saçının bir gün içerisinde ağarıp bembeyaz olabilmesi böyle bilinçli bir iletişimin izah edemediğimiz bir biçimde gerçekleştirilmiş olduğunun göstergeleridir.

Bugün artık birçok hastalığın kişinin psikolojik durumunun zayıflığı yüzünden meydana geldiği ve bunun aksi yani iyileşme süreci için de benzer bir mekanizmanın çalıştığı kabul edilmektedir. Çünkü hem hastalık hem iyileşme, eğer hasta psikolojik olarak buna hazır ise daha kolay ve çabuk gerçekleşir.

Bana sorarsanız, Reiki terapisinin yaptığı da tam olarak budur:

Bilinmeyen bir şekilde kodları kırarak terapi alan hastanın homeostaz fonksiyonu ile iletişim kurar.

Reiki terapisi almakta olan kişinin iyileşme ve kendini yeniden iyi hissetme arzusu, hastanın sahip olduğu stresten veya hissettiği acıdan etkilenmemiş olan terapistin aynı yöndeki isteği sayesinde güçlenir.  Böylece, terapist, hastanın kendi homeostaz fonksiyonu ile temas kurabilmesini ve ona iyileşme arzusunu (gereksinimini) aktarmasını sağlamış olur. Gerisi, homeostaz işlevinin ellerindedir artık.

Peki Reiki terapisi yoluyla bir hastaya enerji veren terapist, hastanın homeostaz fonksiyonunun güçlenmesini veya doğru yönde harekete geçmesini tam olarak nasıl sağlamaktadır?  Sanırım bu noktada enerjiyi gönderen ve alan kişiler arasında bir “koordinasyon”un varlığından söz edebiliriz. Aslında koordinasyon doğada pek çok alanda karşılaştığımız, sürekli var olan doğal bir olgudur: Anneyle çocuğun arasında, yerküre ile ay arasında, bir sürünün içindeki hayvanlar arasında…

Öte yandan, burada gerçekleşen, aynı derecede “doğal” bir fonksiyon olmakla birlikte, belli ki çok daha basit bir fenomendir. Bedenin, bilincin hiçbir müdahalesi olmadan gerçekleştirmeyi bildiği bir fonksiyon… Öyle ki bilinç terapi seansı sırasında tamamen pasif kalabilir, hatta kalmalıdır. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Reiki tedavisi sırasında aslında terapi alan kendini iyileştirir; terapist ise sadece bir katalizör, bir aracı vazifesi görür.

Bu durumda bir sonra soracağımız soru şu olmalıdır: Terapist yani şifacı ile hasta arasında hiçbir fiziki temas da olmadığına göre (çünkü reiki enerji aktarımı sırasında terapistin elleri hastanın bedeninden az bir mesafede uzak durur, asla bedene değmez) söz konusu eşleşmeyi/koordinasyonu gerçekleştiren mekanizma tam olarak nedir?

Aslında, belli ki Reiki denilen proses esnasında enerjiyi verenle alan (terapist ile hasta) arasında gerekli uyum mevcut olunca, enerji verenin elleriyle şifa alacak olan bedenin birbirine olan makul yakınlığı geri kalanını kendiliğinden halletmeye yeterli olmaktadır.

El ile beden arasındaki birkaç milimetrelik uzaklık terapi için bir engel teşkil etmez, bu boşluk fiziki temas yok anlamına gelmez. Çünkü bedenimizin etrafında onunla koordinasyon halinde olan, ısı aktarabilen, elektrostatik fenomenler geliştirebilen ve kim bilir daha başka neler yapan yani kısacası, enerji akımının böyle bir mesafeden de gerçekleşebilmesini sağlayan bir mikro evren mevcuttur. Ve işte eninde sonunda, bu enerji aktarımı meselesi çalışır ve işe yarar… Eh, zaten daha başka da ne isteriz ki?

“IŞIK” NEDİR?

Bu konuda, size “ışık”ın ne OLMADIĞI hakkında pek çok şey söyleyebilirim. Bir kere kesinlikle içerisinde protonlar yok. Bir led ampulünü yakacak enerjiye sahip olmadığı da kesin.

Ama size büyük bir modern fizik üstadının heyecan verici bulduğum güzel bir teorisini anlatacağım.

David Bohm 20. Yüzyılın en büyük fizikçilerinden birisi olarak kabul edilir. 1991’de Elliot Cresson Madalyası, 1992’de de Royal Society Fellowship (Kraliyet Fizikçiler Topluluğu Üyeliği) ile taltif edilmiştir

Bohm’un güzelim teorisi çok kısaca şöyledir: Galaksi sistemlerinin seviyesinden (1025 m) uzayın var olan en ufak fiziki maddeyi barındıran seviyesine (bir elektron 10-18 m, bir quark 10-19 m) kadarki kozmik skalada uzay-zaman (space-time)* süreci bizim bildiğimiz kanunlarıyla hüküm sürer.  Bu sisteme explicate order (Görünür/Açık Düzen) adı verilir. Bunun altındaki bir seviyede ise tamamen bilinmez olan bir “çöl” alanı yer alır, ki bu da minimum uzaya yani “kuantum” uzay alanına uzanır. Bu alandaki ölçü birimi olan 1 planck, 1.616 X 10-35m’ye eşittir ve burada tamamen farklı şeyler gerçekleşiyor olabilir. Bu alandaki sisteme Bohm’un verdiği isim ise implicate order (Saklı/Gizli Düzen)’dir.

Şöyle bir varsayım yapar Bohm: Uzayda, evrenin bütünlüğünü   garantiye alan bir takım saklı alanlar mevcuttur. Bu söylediği aslında kuantum fiziğinde “yerbilmezlik” (no-locality)** adı verilen fenomenin bir tanımıdır. En tipik yerbilmezlik fenomeni örneği “kuantum dolaşıklığı” (quantum entanglement) dediğimiz, iki “dolaşık” partikülün (mesela iki elektronun) birbirlerinden bin ışık yılı uzaklıkta da olsalar, aynı anda durum değiştirmeleri halidir.

Bohm’a göre bu derinlikte uzay, ızgara biçiminde bir şebeke oluşturan holosferler şeklinde yapılandırılmıştır; o bu ızgaraya “Holoplenum” adını verir. Holoplenum, uzay-zamanın (spacetime) ötesine geçip her şeyin içerisine nüfuz edebilir.

Bu hareket sayesinde her tür eylem anında uzay-zaman içerisinde herhangi bir noktaya iletilebilir çünkü bu iki dünya, uzay-zaman ve Holoplenum, birbirleriyle içlerinden 10-44 saniye frekansında vuruşlar halinde geçen bir titreşim aracılığıyla iletişim kurarlar. Bu etkileşim uzay-zamanı evrenine yerbilmezlikle hareket etme imkânı verir. Bohm bu etkileşim alanına “alanlama” (fielding) adını verir.

Mikrokozmoz kanunları “Saklı/Gizli düzen”, uzay-zaman kanunları “Görünür/Açık düzen” diye adlandırılır. Aralarındaki etkileşim ise, en kolay şeklinde, matematiksel olarak enerji/entropi, ivme/konum ve spektrum/uzay-zaman ilişkilerini de hesaplayan Fourier serileri (Fourier Series)*** ile anlatılabilir.

Ben doğrusu Bohm’ün bu teorisinin çok akıllıca olmanın ötesinde, anlaşılmaz gibi görünen şeyleri anlamaya da çok yardımcı olduğunu düşünüyorum!

Eğer hala bu öyküden size kalan bir şeyler olmasını istiyorsanız, benim yaptığımı yapın: Aynadaki yüzünüze kocaman bir gülümsemeyle bakın; ona ne kadar güzel, akıllı, seksi ve sağlıklı bir insan olduğunu söyleyin. Ve ona mutlu bir yeni gün dileyin.

* Uzay-zaman (Spacetime)- Fizikte, uzayın üç boyutu ile zamanın tek boyutunu birleştiren matematiksel modelin adı.

** Yerbilmezlik (No-locality)– Bu terim, herhangi bir kuantum biriminin, örneğin tek bir elektronun, bir başkasını yani herhangi bir kuantum maddeciğini, birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, aralarında hiçbir fiziki temas olmadan aniden etkileyebilmesini tanımlar. Bu teoriye göre, kuantum partikülleri bir kez bu şekilde birbirleriyle temasa geçince, aralarındaki bağı ayrıldıklarında da muhafaza ederler ve birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar aralarındaki etkileşim de devam eder.

*** Fourier Serileri (The Fourier Series)- Yüksek matematikte, bir tür trigonometrik serinin örneklerine verilen isim. Trigonometrik fonksiyonların anlaşılması kolay olduğundan, daha zor fonksiyonlar içeren problemlerin, analiz edilebilmeleri için sinüs ve kosinüsler toplamı olarak ifade edilmeleri anlamına gelir.

Andonis Panayotoupulos

Yukarı